Bir korna sesiyle başlayan kavga…
Bir bakış yüzünden çıkan tartışma…
Sosyal medyada birbirine nefret kusan insanlar…
Sokakta omuz çarpınca öfkeyle dönen yüzler…
Trafikte kırmızı ışıkta bile sabırsızlanan sürücüler…
Sahi ne oldu bize?
Ne zaman bu kadar tahammülsüz olduk?
Ne zaman birbirimizi dinlemeyi bıraktık?
Ne zaman insanlığımızı, acelemize ve öfkemize yenik düşürdük?
Bugün sokakta yürürken insanların yüzüne bakın. Herkes yorgun… Herkes gergin… Herkes sanki görünmeyen bir savaşın içinde. İnsanlar artık konuşmuyor; bağırıyor. Tartışmıyor; saldırıyor. Dinlemiyor; hüküm veriyor.
Bir toplum düşünün…
Herkes aynı anda öfkeli.
Herkes aynı anda kırgın.
Ve en kötüsü; herkes birbirine karşı savunmada.
Çünkü artık insanlar yalnızca ekonomik yük taşımıyor. İnsanlar psikolojik bir yükün altında eziliyor. Geçim derdi, gelecek kaygısı, adaletsizlik hissi, sosyal baskı, güvensizlik, yalnızlık… Bunların hepsi insan ruhunda sessiz bir yangın oluşturuyor.
Eskiden mahalle vardı.
Komşuluk vardı.
Birbirine selam veren insanlar vardı.
Şimdi aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirinin adını bilmiyor.
Eskiden büyükler “öfkeyle kalkan zararla oturur” derdi.
Bugün ise öfke neredeyse normalleşti.
Bağırmak güç sanılıyor.
Sert olmak karakter sanılıyor.
Merhamet ise zayıflık gibi gösteriliyor.
Oysa bir toplumun çöküşü bazen ekonomik krizle değil, vicdan kaybıyla başlar.
Bakıyoruz; trafikte insanlar birbirini öldürecek hale geliyor. Hastanede sağlık çalışanına saldırılıyor. Okulda öğretmene şiddet uygulanıyor. Çocuklar kavga videolarıyla büyüyor. Sosyal medya hakaretin ve linç kültürünün merkezi haline geliyor.
Peki neden?
Çünkü artık insanlar içindeki yükü taşıyamıyor.
Kimse gerçekten iyi değil.
Kimse gerçekten huzurlu değil.
Ama burada çok önemli bir ayrım var:
İnsanın yorulması normaldir.
Kırılması normaldir.
Öfkelenmesi bile bazen normaldir.
Normal olmayan şey; bunu başkasına zarar vererek dışa vurmak.
Birbirimizi düşman gibi görmeye başladık. Oysa hepimiz aynı hayat mücadelesinin içindeyiz. Aynı market fiyatlarına bakıyoruz. Aynı gelecek kaygısını taşıyoruz. Aynı adaletsizliklere kızıyoruz.
Belki de en çok kaybettiğimiz şey empati oldu.
Artık kimse kimsenin derdini anlamaya çalışmıyor. Herkes cevap vermek için dinliyor, anlamak için değil. İnsanlar tahammül etmeyi unuttu. Bir dakika geç cevap verilince kavga çıkıyor. Bir fikir farklı olunca düşmanlık başlıyor.
Oysa güçlü toplumlar; birbirine bağıran değil, birbirini anlayan insanlardan oluşur.
Bugün bu ülkenin en büyük ihtiyacı sadece ekonomi değildir.
En büyük ihtiyaç; yeniden insan kalabilmektir.
Birbirimize yeniden selam vermeye ihtiyacımız var.
Yeniden sabretmeye ihtiyacımız var.
Yeniden vicdana ihtiyacımız var.
Yeniden “biz” olabilmeye ihtiyacımız var.
Çünkü bu öfke büyürse; sadece huzurumuzu değil, geleceğimizi de kaybederiz.
Çocuklarımız bizden ne görüyor?
Bağıran insanlar…
Sürekli şikâyet eden insanlar…
Tahammülsüz bir toplum…
Sonra neden mutsuz bir nesil yetişiyor diye şaşırıyoruz.
Belki de artık durup kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Bu kadar öfke kime iyi geliyor?
Bir korna sesiyle hayat kararı verilmez.
Bir tartışma uğruna insanlık kaybedilmez.
Bir anlık sinir, bazen bir ömrün pişmanlığı olur.
Biz bu kadar kötü bir toplum değildik.
Biz paylaşmayı bilen bir millettik.
Komşusu açken tok yatmayan insanlardık.
Bir cenazede tek yürek, bir düğünde tek sevinç olabilen insanlardık.
Şimdi yeniden birbirimizi hatırlama zamanı.
Çünkü insan, insana iyi gelir.
Ve bu toplum ancak öfkeyle değil; vicdanla ayağa kalkar.
— Fatih Demirel

