Ümit GÜÇLÜ
45. İstanbul Film Festivali kapsamında İstanbul’a gelen David Verbeek, “Kurt, Tilki ve Leopar”ın gösterimi sonrası sorularımızı yanıtladı. Verbeek, filminde modern insanın doğayla kurduğu ilişkinin romantik bir anlatı olmaktan çıktığını, insanın doğadan kopuşuyla birlikte derin bir yabancılaşma yaşadığını anlatırken, hikâye üzerinden insanın kendini merkeze koyan bakışını sorguladığını belirtti. Türkiye sinemasına dair gözlemlerini de paylaşan yönetmen, bağımsız sinemacıların sınırlı imkânlar ve devlet desteği eksikliğiyle üretim yapmak zorunda kaldığını vurgularken, buna rağmen süren üretim ısrarının dikkat çekici olduğunu ifade etti.V erbeek, “Bu sinemacılara büyük saygı duyuyorum çünkü her şeye rağmen devam ediyorlar” dedi.
Verbeek, filmin açılışında bizi modern dünyanın rasyonelliğinden koparıp doğanın ham ve acımasız gerçekliğiyle yüzleştiriyor. Hikâye, ormanda vahşi bir hayvan gibi büyümüş, toplumsal normlardan ve dilden tamamen bihaber olan “kurt kız”ın (Alice) gizemi etrafında şekilleniyor. Onun bu saf ve “yabani” varlığı, medeniyetin farklı katmanlarından gelen karakterler için hem bir büyülenme hem de bir çatışma kaynağına dönüşüyor.

Filmin başında tanıştığımız Dylan karakteri, yaban hayatına romantik bir merak ve kendini bulma arzusuyla dâhil olan bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Ancak Dylan’ın doğaya yüklediği anlam ile doğanın ona sunduğu gerçeklik arasındaki uçurum, filmin yabancılaşma izleğinin ilk sarsıcı halkasını oluşturuyor. İşte bu noktada, yönetmenle bu derin kopuşu konuşmaya başlıyoruz:
Dylan’ın trajik sonu üzerinden başlayalım, doğa artık bizim için romantik bir düşten ziyade, bütünüyle yabancılaştığımız bir yer mi?
Dylan’ın trajik sonuyla kastettiğim şey şu: Modern insan hâlâ doğanın güzelliğine, mistisizmine ve gizemine özlem duysa ve muhtemelen duymaya devam edecek olsa da aslında ondan derin bir şekilde kopmuş durumda. Bu yabancılaşmanın sebebi sadece teknoloji değil; aynı zamanda kendimizi sürekli merkeze koyan düşünme biçimimiz. Benim için Dylan’ın ölümü, insanoğlunun ne evrenin ne de dünyanın merkezi olmadığını resmediyor. Dylan hikâyenin ana kahramanı olduğuna inanıyordu ama yanılıyordu. Nihayetinde, onun etrafında dönen bir hikâye hiç var olmadı. Sadece hayatın kendisi vardı; onun varlığına tamamen kayıtsız, kendi mantığına ve kendi güçlerine göre akıp giden bir hayat.
Naomi Kawase’nin dış sesini kullanarak seyircinin ana karakterle doğrudan bir duygusal bağ kurmasını engelliyorsunuz. İnsanlığın kendi türüne bile yabancılaştığını mı anlatmak istediniz? Bu durum seyirciyi bir yüzleşmeye mi zorluyor?
Seyircinin ana karakterle doğrudan duygusal bağ kurmasını engellediğimi söylemeniz ilginç, çünkü haklısınız. Niyetim asla bu olmasa da sonuç bu yönde gelişti. Seyircinin onunla mümkün olduğunca bağ kurmasını istemiştim. Filmin akışının doğal olarak buna yöneleceğine ve dış sesin duygusal bağın önüne geçmek yerine ek bir katman işlevi göreceğine inanıyordum. Ancak pratikte film daha yabancılaştırıcı bir hal aldı. Özellikle ilk yarıda, duygusal bir sinema deneyiminden ziyade merak uyandırıcı bir bilmece gibi işliyor ve bu durum nihayetinde filmin aleyhine oluyor. Bu konuda farklı tercihler yapılsaydı, belki daha prestijli festivallerde daha güçlü bir karşılık bulabilirdi.
Aynı zamanda, bunun bir tür yüzleşme yaratıp yaratmadığı sorusu da oldukça yerinde. Bunun arkasında bir niyet var: Film, seyirciye -belki de bilinçaltı düzeyinde- her şeyin bir “anlatı” (narration) olduğunu fark ettirmeyi amaçlıyor. Dış ses kullanımı, seyircinin anlamadığı bir dilin seçilmesi ve olayların kendisi pek de masalsı olmasa da hikâyenin bir masal gibi çerçevelenmesi hep bu amaca hizmet ediyor. Tüm bu unsurlar, kurt kızın temsil ettiği doğanın kendisinde böyle bir ihtiyaç yokken, insanlığın dünyayı anlamlandırmak için sürekli hikâyeler anlattığı fikrini dışa vurmak için kullanıldı.

Filmdeki aktivistler kızı bir kurtarıcı olarak görüyor ancak onu bir petrol platformuna hapsediyorlar. Bu, modern insanın doğaya dönüş çabasının bile yapay bir kafes yaratmaktan öteye gidemediğine dair bir eleştiri mi?
Petrol platformundaki karakterler ütopyacıdır. Kendi tasarımlarına göre kusursuz bir dünya inşa edebileceklerine inanıyorlar. Bunu yaparken eski dünyaya sırtlarını dönmüş, hatta ona karşı bir öfke beslemiş ve her şeye sıfırdan başlamaya yeltenmişler. Aktarmak istediğim şey, her ütopyanın temel sorununun asla herkes için yer olmamasıdır; bu durum aşağıdaki balıkçıların varlığında kendini gösteriyor. Bu anlamda, evet, onlar kendi ideolojilerinin kurbanıdırlar.
Bu iki karakteri nasıl görmeliyiz: İdealist mi, yoksa kendi ideolojik körlüklerinin kurbanı mı?
Kurt kıza, karşı niyetleri aslında samimi. Onu kurtardıklarına, insanlığın geri kalanından koruduklarına inanıyorlar. Fakat fark edemedikleri şey, bu hikâyenin ana kahramanlarının kendileri de olmadığı. Onu kurtarmaya çalışırken sadece başka bir hapis hayatına mahkûm ediyorlar; izolasyonun kendisi bir kafese dönüşüyor. Aynı zamanda, kendilerini insanlığın geri kalanından temelden farklı olarak tanımlama çabaları aslında tam tersini ele veriyor. İnsanlık içlerine çoktan derinlemesine işlenmiş; o kadar da farklı değiller. Aynı kıskançlık kalıplarına düşüyorlar ve inşa ettikleri o yapay aile birimi gibi, bir arada tutulmaması gereken şeylerin bir arada tutulabileceği illüzyonuna kapılıyorlar.
Full Contact ve Dead & Beautiful gibi önceki filmlerinizde, karakterler modern dünyanın konforu içinde bir “boşluk” hissediyordu. Bu filmde ise karakteriniz o boşluğun (yabanın) tam kalbinden geliyor ve modern dünyanın “aşırılığına” hapsoluyor. Bir insan için hangisi daha klostrofobik: Yabanın sessizliği mi, yoksa medeniyetin gürültüsü mü?
Filmlerim her zaman birçok biçime bürünebilen modern yabancılaşma hissiyle meşgul oldu. Bu filmde konuya, bana en temel düzey gibi gelen yerden yaklaşıyorum: Doğanın kendisinden yarattığımız kopukluk veya daha doğru bir ifadeyle, onunla ilişkimizde deneyimlediğimiz yabancılaşma. İnsanlığın doğaya dönmeyi basitçe seçebileceğine inanmıyorum. Gerekli olduğunu düşündüğüm şey bir tür ruhsal değişim, kendimizi daha dürüst görmeye başladığımız bir berraklık anıdır. Buna, egonun birçok açıdan bir illüzyon olduğunu ve kendimizi, hatta türümüzü varlığın merkezine koymanın temel bir yanlış anlama olduğunu kabul etmek de dâhil.
Öte yandan, doğaya dini terimlerle bakmıyorum. Doğanın bizi izlediğine ya da davranışlarımıza göre ödüllendirip cezalandırdığına inanmıyorum. Doğa benim için kayıtsızdır. Ve tam da bu kayıtsızlık nedeniyle, eğer içinde yaşadığımız sistemde bir virüs gibi davranmaya başlar, onu istikrarsızlaştırır veya hasta edersek; o zaman tilki Wayona’nın ima ettiği gibi, kaçınılmaz olarak o sistem tarafından düzeltiliriz. Bu süreç niyetlerimizden bağımsız olarak işler; çünkü biz ondan ayrı değil, onun girift bir parçasıyız.
Kurt Kız (The One)’ın finaldeki eylemi -bir kurt gibi uluması ve koşması- “evcilleştirme” projesinin başarısızlığı mı? Yoksa doğanın onu tahakküm altına almaya çalışan medeniyete karşı bir zaferi mi?
Finaldeki sahne benim için “The One”nın nihayet kendi iradesini eline aldığı andır. Başkalarının onu tanımlamasına, kim olduğunu söylemesine veya kendi anlatılarını onun üzerine yansıtmasına artık dayanamayacağı bir noktaya gelmiştir. Bu bağlamda, “anlatıcıyı öldürmek” kaçınılmaz hale gelir; bu birçok seçenek arasından biri değil, geriye kalan tek eylemdir; kendini anlatının zulmünden özgürleştirmenin bir yoludur. Bu fikir filmin de ötesine uzanıyor. Her birey, başkaları tarafından kendisine dayatılan anlatıların ağırlığıyla şu ya da bu şekilde mücadele etmek zorundadır. Bu nedenle kurt kızın şiddet dolu eylemi, aşırı ama net bir “kendi kaderini tayin etme” jesti olarak görülebilir. Dışarıdan tanımlanmayı reddediştir ve bu yönüyle, kendi içindeki bu mücadeleyi tanımaya açık olan herkese hitap eder.
İstanbul’a yaptığınız ziyaretler arasında Türk sinemasında ve izleyici profilinde bir değişim gözlemlediniz mi? Nuri Bilge Ceylan hayranlığınızın yanına, dikkatinizi çeken yeni yönetmenler veya üsluplar eklendi mi?
Türk sinemasını istediğim kadar yakından takip edemedim ama İstanbul Film Festivali süresince arayı kapatmaya çalıştım. Dikkatimi çeken şey, Türk bağımsız sinemasının devlet desteği eksikliğinden muzdarip görünmesi. Bu filmlerin genellikle kısıtlı zaman dilimlerinde ve asgari kaynaklarla yapıldığını hissedebiliyorsunuz.
Aynı zamanda bu sinemacılara büyük saygı duyuyorum çünkü her şeye rağmen devam ediyorlar. Orada çok güçlü bir ısrar var, sanki hiçbir şey onları gerçekten durduramazmış gibi. Bünyamin Bayansal’ın da bu tavra iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. Maliyetleri düşük tutmak için filmlerin yapımcılığını üstlendiğinden ve hatta kurgusunu bile kendisinin yaptığından bahsetti. Bu düzeyde bir adanmışlık takdire şayan. Bunun da ötesinde, çevrenin kendisi büyük rol oynuyor. İstanbul öylesine dinamik, katmanlı ve görsel olarak zengin bir şehir ki, şimdiden sonsuz bir sinematik potansiyel sunuyor. Bu anlamda İstanbul’da ve genel olarak Türkiye’de sinema olasılıkları neredeyse sınırsız hissettiriyor.


Bir yanıt yazın